Selami Gülşen

Selami Gülşen. 1996 yılında Temmuz'un çocuğuyum. En sevdiğim ay olan Temmuzda doğmaktan büyük mutluluk duyuyorum. Zonguldak'ta doğdum ve hâlen burada yaşamaktayım. Lisenin yabancı dil alanında okuyorum. Canım sıkıldığında, bazı şeyler keşfettiğimde ve boş zamanlarımda kahvemi içer, yazılar yazarım. Yazılarımın benden habersiz başka yerlerde kullanılmasından hiç haz etmem. Gezmeyi, hayatı tadında yaşamayı çok severim. Sürekli farklı kültürler tanımanın peşindeyim. Ufuk çizgisi kadar geniş bakış açısına sahip olmak beni mutlu ediyor. Tumblr kullanma pek hoşuma gitmediği için yazılarımı genellikle blog sayfama yazarım. www.selamigulsen.blogspot.com

Hepimiz aynı sahnede farklı senaryoları oynuyoruz. Hiç bitmek bilmiyor tiyatro metinleri, sayfalarca…
Çeviriyoruz yaprakları, okudukça okuyoruz. Bazı sahneler ağlamaklı, bazı sahneler kahkahalı, bazı sahneler de alışılmış yalnızlık. Bazı yazılmış çizilmiş tiyatro metinlerini sadece yazar oynar, izleyenler sahneyi bozmak ister, bazıları da izlemeye bile gerek duymaz… Sonra yazar, usulca çekilir kabuğuna. Ölümü bekler ansızın…

Usulca, tren yolculuğunda, eşsiz ufukları seyir ederken hemencecik önünüzde güzel manzaralı, fotoğrafı çekilesi mekan görülür. Fotoğraf makinenizi açmaya fırsat bırakmadan hızlıca akar gider tren, şimdi görünürde ne manzara, ne çekilmesi gereken fotoğraf vardır…

Hayat da bu kadar hızlıdır, bir tren kadar. Bazı şeylere fırsat bile vermeden elimizden alır gider heveslerimizi, kalırız yapayalnız, çaresiz.

Belki de, sevdiği kişiyle havaalanında karşılaşma ümidiyle yollara düşen birisinin sevgisi kadar saftı aşk.

Masumluk duygusunu sömürdüler, hep çıkar oldu samimiyet. Şimdiki aşk; havaalanları kapatıldı, uçaklar kaldırıldı, gökyüzünden hiç eksik olmadı fırtınalar.

Alay konusu oldu aşk, herkes öğrenmiş bu müzik aletini, sokağa çıkıp, çalıp çalıp duruyorlar… Bilmiyorlar ki; nereden geliyor bu notalar?

Geçmişi silemediğimiz gibi, yazdığımız yazıları da silmemeliyiz. O zaman ki; duygularımızı hafife almış olur, geçmişimize hakarette bulunuruz. Şahsen ben yazdığım yazıları yırtıp çöpe atan biri değilim. Bazen sıcak bir kahveyle eskiden yazdıklarımı tek tek okumak huzur veriyor bana. Toplumun gürültüsünden bir kaç saat de olsa kurtuluyorum.

Sensizliği sevdim seni sevdiğim gibi, hep yandı kalbim kendi ateşiyle.

Ne zaman gönlümdeki varlığını unutmaya çalışsam silinmedi hatıralar, karaladım, karaladım, karaladım… Karalandı kağıt, belki tamamen okunmaz hale geldi; ama asla yok olmadı. Asla…

Temmuz’un çocuğuyum. Henüz minicik patiklerin içinde kaybolacak kadar küçük, bir annenin avuçlarının içinde kaybolacak kadar da miniktim. Sanki doğacağım haberliymiş gibiydi, sanki daha önceden planlanmıştı. Gelecekte birlikte olacağım her şeye doğmadan önce verdiğim sözlerim vardı. Verdiğim sözlerine yerine getirmek için doğdum. Doğayı, hayvanları kurtaracaktım, insanlara elimden geldiğince yardım edecektim, tanışılmamış arkadaşlıkları kuracaktım, yıkılmış her şeyi sil baştan onaracaktım. Bir güzel annenin karnına düşmeden önce verdim bu sözleri. Tek tek yerine getiriyorum…

Göz ardı ettiğim gözümdeki çizgiler, unuttum sandığım kırışıklıklar.
Bir aynaydı hatırlatan, bir aynaydı beni bana tanıtıp beni gerçekliğime kavuşturan.

Kendi ruhumuza başka ruhların müdahale etmesine istemediğimiz an izin vermeyiz. Bizi, ancak bizim onlara kendimizi anlattığımız kadarıyla tanıyabilirler. O kadardır. Daha ötesi olamaz. Kendimizi sürekli gizleriz, gizlemek zorundayız. Zorunda kalırız. Çünkü kendi hakkımızda olan bütün her şeyi başkasına aktaramayız. Biz, kendimiz bu kadar küçük değiliz. Kendimizi kelimelerin zerafetine sığdıramadığımızdan susarız. Kimimiz bundan ötürü sıkılır, kimimiz bundan istifade ebedî susar. Daha yolun başındayken susmak, hemencecik yoruluverdim kıvamında etrafta dolaşmak büyük güçsüzlüktür.

Ruh ikizimizin bambaşka kültürden, bambaşka bir ülkede yaşadığını ve onunla hiçbir şekilde tanışamayacağınızı bilmek çok üzücü. Yaşarken daima kendimize yakın insanları tercih ediyoruz, sadece ‘anlaşabildiklerimizi ‘. Bu şekilde yaşaması güzel, ama ruh ikizimizi bulduktan sonra daha bi’ güzel. Elimizdekiilerle mutlu olmaıyı, çevremizdeki insanlarla güzelce geçinebilmeliyiz. İnsan hayatta daha fazla bir şey istediğinde elinde olanı da kaybediyor. Sadece yetinmeliyiz, daha fazlası lazım olsaydı zaten kendiliğinden gelirdi. Bizim eksik olanı aramamıza gerek bile kalmazdı…

Aynaya bakınca görüyorum seni, yorgunsun, ama hiçbir şeyi kaybetmiş gibi görünmüyorsun da. Toparlanıp dehşet saçarcasına gülücükler savurabilirsin, bu çok basit olacak senin için. Güçlü olmayı ve daima mutlu görünmeyi seviyorsun. İnsanlara mutsuz olduğunu dillendirerek ve kendini acındırmak senin kabullenemeyeceğin bir şey.


 Derya hocamın daveti üzerine Haymana’da düzenlenen Kültür Bağ etkinliğine katıldım. Etkinliğin amacı fidan dikmekti. Bu yıl beşincisi ve aynı zamanda da sonuncusu düzenleniyordu. Doğayı ve hayvanları sevdiğim için heyecanla etkinlikte bulundum. İyi ki de bulunmuşum. Harika bir etkinlikti.. İlk gün 2000 adet olan fidanlarımızı diktik, ertesi gün Gordion antik kentini ve ardından Beypazarı’nı gezdik… Gordion ve Beypazarı fotoğraflarını ayrı bir başlık altında toplayacağım…

Yeni nesillere bıraktığım yeşillenecek bir doğa için çok mutluyum. Üstelik aynı etkinlikte bulunan bir sürü güzel insanlarla tanışma fırsatım oldu. Merhamet duygusu güçlü olan insanlarla iki gün geçirmek muhteşemdi. Çok eğlendik, çok güzel fotoğraflar çektik.. Hep beraber mutlu bir şekilde döndük Zonguldak’a…
   

Karadeniz’i bu gün fark ettim aslında… Böylesine güzel bir denizin dibinde yaşadığımı, böylesine ilginç düşünceleri aklıma getiren bu denizin varlığını bu gün hissettim. Tiyatro gösterisinden önce vakit harcamak için şöyle bir Kordonda dolanayım, Güneşin batışını seyir edeyim dedim.. Ne iyi demişim! Meğerse ne şanslıymışım beni benden alıp götüren bir denizin varlığı olan bir şehirde yaşadığım için!

Hiç dokunulmamış bakire kalpleri kirleten eller kadar soğuktu, hiç can’ına can değmemiş insanların berraklığını bulanıklaştıran insanlar kadar farkındasızdı,

hiç diye bir şey yoktu aslında.

var mıydı? gerçekten miydi? gerçek miydi? gerçeklik diye bir şey var mıydı ki oysa…

Sorular soruları açarken ben, bilinmeyen gecenin soğuk havasını soluyordum. Sabahı bekliyordum, havanın aydınlanmasını, minik serçelerin cıvıl cıvıl ötmesini… Bekleyeceğim, sonsuza dek!